Destpêk » GIŞTÎ » “ÖTEKİ” VE “HOŞGÖRÜ”

“ÖTEKİ” VE “HOŞGÖRÜ”

Ne zamandır yazmak istediğim ancak sağlık sorunlarım nedeniyle 7 aydır kalem kağıttan uzak kaldığım için sürekli ertelediğim bu makaleyi, güncel bir gelişmenin de vesilesiyle yazmak istedim.

Hamit Yılmaz / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Malum, iki gündür Işıl Özgentürk’ün Cumhuriyet gazetesindeki Batman ile ilgili yazdığı densiz bir yazı üzerinden tartışmalar başladı.

Aslında makalemin baştan beri özünü teşkil eden konu bu zihniyet hakkında bir şeyler yazmaktı. Öyle de yapıyorum şimdi.

Sürekli gündemde tutulmaya çalışılan ve her kesimden “aydın”ın sıkça dillendirdiği iki kavram var; “öteki” ve “hoşgörü”.

Bu iki kavram birbirini tamamlayan ve “açıklayan” durumunda ve bir jest gibi sunulmakta.

Ötekiden kasıt, kendi milletinden, aidiyetinden, kültüründen olmayanları tanımlamak. Bu durum en net ifadesi ile kültürel konularda ortaya çıkıyor. Ötekileştiren taraf, ötekileştirdiklerinin kültürüne saygı duyduğunu, onları oldukları gibi kabul etmek gerektiğini, çünkü onların da kendilerine özgü yapılarının olduğunu ifade ediyorlar. Bu arada asla kimseyi ötekileştirmediklerini söylemekten de çekinmiyorlar. Bu anlayışa göre ötekilerin kültürleri, yaşam tarzları, farklılıkları ilgi çekici, egzotik öğeler barındırır ve  hatta eğlenceli olabilir.

Ötekileştiren olmadıklarına bizleri inandırabilmek için de “hoşgörü” kavramını ortaya sürüp bu kavramın arkasında iş çeviriyorlar. Bu kesime göre ötekileştirilenlere hoşgörülü yaklaşılmalıdır. Bu demokrasinin, insan haklarına saygılı olmanın bir gereğidir diyorlar.

Hoşgörü, genel kanının aksine birine karşı anlayışlı olmayı, onu anlamaya çalışmayı ifade eden bir kavram değildir.

“Birine tolerans göstermek veya hoşgörülü yaklaşmak, aslında asla kabul edilemeyen ve üstesinden gelinemeyen bir farklılığı zor da olsa tanımak anlamına gelmektedir. Katolik bir kimsenin bir Protestanı istemeyerek de olsa tanıması veya Sünni bir kimsenin istemeyerek de olsa Alevi birini tanıması gibi bir şeydir bu aslında. Söz konusu bu tanıma hali, genellikle kendilerini daima haklı gören, normları ve kuralları belirleme gücüne sahip olan çoğunlukların azınlıkları tanıması şeklinde gerçekleşmektedir. Ötekini hoş görmek, doğruluğuna inanmadığınız, hatalı bir yolda olduğunu düşündüğünüz bir kimsenin yaşamasına izin vererek onun üzerinde bir iktidar kurmak ve iktidarınızı her defasında ona hatırlatmak anlamına gelir.”(A. Kaya)

Bu hoş görme durumu aslında ötekileştirenin ötekileştirdiği kişi veya kültürleri dışlama duygusunun dışa vurumudur. Çünkü temelinde o unsurları zavallı, ilgiye muhtaç ve kültürsüz olarak görmek yatmaktadır. Bu durumda “onların korunmaya, savunulmaya ihtiyaçları olduğu için onlara hoşgörülü yaklaşmalıyız” mantığı yatmaktadır. Yani öteki ile arasına bir iktidar ilişkisi koymaktadır. Yönetenle yönetilenin, işverenle işçinin, köleci ile efendinin arasındaki iktidar ilişkisi gibi.

J. Russon’un da belirttiği gibi; “Bu açıdan bakıldığında bizim demokratik ve çoğulcu olarak adlandırdığımız ideal çok kültürlülük aslında en azından ötekinin  sahip olduğu etnisite kadar etnik bir anlatımdır.”

Ötekileştirme aynı ulusun farklı katmanları arasında olabildiği gibi daha çok, farklı ulusların bir arada yaşamak zorunda olduğu durumlarda daha belirginleşir.

Özellikle Türkiye’den bahsedecek olursak, kendilerini devletin ve cumhuriyetin kurucuları ve asıl sahipleri olduğunu görenlerde bu duruma daha fazla şahit oluruz. Onlar için Türk ya da başka bir milletten olmak ötekileştirme konusunda temel belirleyici değildir. Aynı yaklaşımlarını farklı dinsel aidiyetler için de sergilerler. Gayri Müslimlere karşı daha hoşgörülü yaklaşırlar ama aynı dinden ama farklı milliyetlerden olanlarla dinsel hassasiyetleri ağır basan gruplara karşı hoşgörüleri birden bire kaybolur. Dini örgütlenmeler ve Kürtler bu gruba dahildir.

I. Özgentürk’ün Batman özelinde Kürt halkını aşağıladığı ilk yazısı ve tepkiler üzerine sözüm ona özür dilediği ikinci yazısındaki ırkçı ve aşağılayıcı üslup, bu kadının şahsında, mensup olduğu ideolojinin aslında ötekileştirme konusunda ne kadar uzmanlaştıklarının bir göstergesidir. Dört parçadaki Kürtler söz konusu olduğunda en iyi yapabildikleri şey inkar, hakaret ve aşağılama tutumudur. Böyle bir durumda en çok övündükleri “hoşgörü sahibi” olma tutumları hızla hoşgörüsüzlüğe evrilmektedir. Filistin halkına ve bayrağına olan sevdaları Kürt halkı ve Kürdistan bayrağına gelince ırkçı bir nefrete dönüşüverir. Bayrağımızdan “paçavra”, Barzani’den “postal yalayıcı aşiret reisi, C. Talabani’den “Ortadoğu’nun fahişesi” demekten haz alırlar.

Demek ki sorun iktidar ilişkisinde iktidar tarafındadır. Öyle ki ötekileştirilen bir grup eline fırsat geçirip de iktidar ilişkisinin belirleyici tarafı olduğunda yaşadıklarının bin katını karşısındaki ötekiye yaşatmaktan geri kalmaz. Bu gün yaşadığımız siyasal ortam tam da bunun tezahürüdür. AKP’nin 18 yıllık süreçte geçirdiği evrime bakarsak net olarak görürüz bu durumu. Mağdur edebiyatı ile öteki konumundan ötekileştiren konumuna hızlı bir geçiş yapmayı beceren AKP, ilkesiz ve pragmatik davranarak gününe göre politika geliştirmiştir. Dünün “mazlumu” bu günün zalimi olmuştur. Aslında ilk gününden itibaren zalimlik yapmaya kodlanmış olmasına rağmen iktidar ilişkisinin galip tarafı olduğu andan itibaren gerçek yüzünü sergilemekten çekinmemiştir.

Burada unutmadan şunu belirtmek gerekiyor. Taraflar arasındaki bu derin yarılmanın günümüzdeki esas belirleyeni post modernizmin kültürel hegemonya perspektifidir. Öyle ki post modernizmin ateşli savunucuları aynı zamanda öteki ve ötekileştiren arasındaki iktidar ilişkilerinin iktidar yanında olanlardır. Onlara göre post modernizm bireylerin kendi özgür düşüncelerini rahatça dile getirme ortamını sağlamıştır. Gerçekte ise toplumda ve üretim ilişkilerinde gerçek bir iyileşmeden bahsedemeyiz. Buna bazı yazarlar meta anlatı diyorlar ki bence de öyledir.

Başlarda ulus devletler daha hegamonik bir yapıdayken günümüzde biçimsel bile olsa bazı noktalarda daha özgür bireylerin devleti görünümünü almıştır. Grev ve gösteri hakkı, seçimler, örgütlenme hakkı gibi kazanımlar gerçekleşmiştir. Onların görmezden gelmemizi istedikleri nokta ise bu kazanımların post modernizmin bahşettiği şeyler değil, modernizm kıskacında bunalan kapitalizmin post modernizme evrilmesi sürecinde uzun süren sınıfsal ve toplumsal mücadeleler sonucu elde edilen haklar olduğudur. Onların verdiği tek şey kitle tüketim kültürünün etkisiyle bireylerin özgürce tüketme hakkıdır.

Ötekileştirenle ötekileştirilen arasındaki ilişki zamanla ötekileştirilenlerin etnik milliyetçi söyleme sarılmalarını ve günümüzde Kürtler arasında sıklıkla gözlemlediğimiz sınıfsal bakış açısından uzaklaşma, solu öcü gibi görüp gösterme eğilimine dönmektedir. Bu durum iktidar tarafından bilinçli bir propaganda ile her daim desteklenerek normalin bu olduğu anlatılmaya çalışılır.

Azınlıkların, ötekileştirilenlerin, etnik milliyetçilerin çoğunluk milliyetçiliğine karşı koyuşunun bir yöntemi olarak etnik milliyetçilik, aslında, yaşanılanların ezen ulus milliyetçiliğinin, egemenlerin tutumunun, asimilasyon ve kişiliksizleştirerek köleleştirme politikasının sonucu olduğu gerçeğinin gözden kaçırılmasının sonucudur.

Çeşitli nedenlerden dolayı ülkesinin dışında yaşamak zorunda kalan milletlere mensup olanlar çoğunlukla gittikleri ülkelerde gettolaşarak yaşamayı kendileri için en güvenli şey olarak görmüşlerdir. Bu tercihleri onların “öteki” olmalarını engellememiştir. Çoğunluk toplumunun “hoşgörüsü” altında yaşamlarını sürdürmektedirler.

Diaspora, yayılmak, dağılmak anlamlı Latince kökenli bir sözcük. Diaspora toplulukları için anlamı “zorunlu göç”tür. Rumların, Ermenilerin tehciri, Kürdistanlıların köy boşaltma politikaları ile batı illerine zorunlu göçe tabi tutulmaları, vb… (Klasik diaspora)

Diaspora toplumları yaşadıkları ülkelerde ayrı toplumsal gruplar olarak kabul görmüşlerdir. Bu durumdakiler doğal refleks olarak neredeyse her yönleri ile kendilerinden farklı olan “ötekiler” ile aralarına mesafe koymaya dikkat etmişlerdir. Ayrı cemaatler olarak yaşamaya, geldikleri anavatanlarındaki kültürel yapılarını korumaya gayret ve dikkat etmişlerdir.

Klasik diasporadan farklı olarak diğer bir diaspora tanımı da Modern diasporadır.

Modern diaspora zorunlu göç olmaksızın başka sebeplerle ortaya çıkan diasporadır.

Hiçbir neden olmaksızın başka bir ülkeye göç edenler, iş bulabilme umudu ile göç edenler, ülkelerindeki iç savaş veya emperyalist işgal ve yağmadan kaçmaya çalışanların oluşturduğu göçmenler, siyasi nedenlerle can güvenliği arayışında olanlar, vb. oluşturduğu göçmenler bu diasporayı oluşturur. Yani modern çağın yurtsuzları.

Kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişmesi sürecinde modern diasporalar artmıştır. Çünkü kitlesel göçlerin en çok ve sürekli yaşandığı dönem kapitalizm dönemidir. Bu dönemde ulus devlet sınırları aşılmış, dünya gerçekten bir köye dönmüştür.

Kürdistan’dan göç etmek zorunda kalanların bir kısmı Avrupa ülkelerine, büyük bir çoğunluğu ise Türkiye metropollerine akmıştır. Daha geldikleri ilk andan itibaren öteki olduklarını anlamaları sağlanan bu kitle bir arada olmaları gerektiğine inanmışlar ve gettolaşarak yaşamaya başlamışlardır.Göçlerin doğal sonucu olan göçenlerin bir arada yaşama isteği temelde güvenlikle ilgili gibi görünse de aslında bana göre asimile edilme korkusu daha ağır basmaktadır.Bu eylem bilinçli olarak düşünülmese bile kültürel kodlar devreye girerek bu düşünceyi sağlamaktadır.

Asimilasyon korkusu her zaman asimile olmamayı sağlamıyor. Özellikle batı ülkelerine göç edenlerden istenen ilk şey gönüllü asimilasyona razı olmaları olmuştur. Bireyler, yaşadıkları toplumdan kabul görme, eşit davranışlarla karşılaşma, saygı görmek gibi beklentilerini bu yolla sağlayabileceklerine inandırılarak gönüllü asimilasyon politikaları başarıyla uygulanmaya çalışılmaktadır.

Oysa her durumda göçmen bir göçmen olarak kalmaya devam eder. Ötekileştirenin hoşgörü şemsiyesi altında yaşar. İktidar ilişkisi ötekileştirenin gururunu okşayan, sistem tarafından uygulanan bir ilişki biçimi olduğu sürece değişen bir şey de olmaz. Sonuçta kapitalizm koşullarında ve sınıf mücadelesinin dışında kalan kesimler için olayları doğru olarak anlamlandırabilme imkanı olmayacağı için bu iktidar ilişkisi sürüp gidecektir.

(Bu makale yazdıkça uzayacak gibi görünüyor. Şimdilik bu kadar yeter sanırım.)

01/09/2020

Urla

Hakkında Hamit YILMAZ

Bu habere de bakabilirsiniz.

AZERBAYCAN ERMENİSTAN SAVAŞI VE TÜRKİYENİN ROLÜ!

Son gelişmeler Üçüncü Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’dan sonra bir de Kafkasya cephesinin açıldığını gösterdi. Azerbaycan-Ermenistan Savaşı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir