Pazar, Haziran 16, 2019
Destpêk » GIŞTÎ » DERSİM’DE NAZİ GAZI! / H. GÜRBEY – M. GÜL

DERSİM’DE NAZİ GAZI! / H. GÜRBEY – M. GÜL

Dersim’de zehirli gazlar kullanıldığını ilk kez Nuri Dersimi yazmıştı. Daha sonra dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil ‘itiraf’ etmişti. Dersim Gazetesi’nden Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül ise soykırımda kullanılan zehirli gazların Nazi Almanya’sından alındığına dair Mustafa Kemal imzalı belgelere ulaştı.

DERSİM SOYKIRIMI BELGELERİ 

Hazırlayan: HÜSNÜ GÜRBEYMAHSUNİ GÜL

Dersim’de zehirli gaz kullanıldığını ilk Nuri Dersimi yazmıştı. Daha sonra Türk Dışişleri Bakanlığı, Senato üyeliği ve 12 Eylül 1980 darbesinden önce Cumhurbaşkanlığını vekâleten yürüten İhsan Sabri Çağlayangil ‘itiraf’ etmişti. Anılarında, Seyit Rıza ve arkadaşlarının hukuk dışı yollarla nasıl yargılandıklarını, Seyid Rıza’nın son anlarını ve son sözlerini anlatan Çağlayangil, tarihe not düşmüştü. (Çağlayangil:1990)

Çağlayangil, şimdiki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği röportajında şunları anlatır: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu.”

19. 11. 2014 yılında Seyid Rıza’nın idam edilişinin 77’nci ölüm yıldönümünü anarken, Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) tarafından Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapılan anma töreninde Dersim katliamıyla ilgili önemli bir belge açıklandı. Kalan Müzik’in de sahibi olan Hasan Saltık’ın arşivinden alınan belge, 19.02.1942 tarihli olup, Başbakan İbrahim Refik Saydam tarafından dönemin Genelkurmay Başbakanı Mareşal Fevzi Çakmak’a yazdığı telgraftır. Telgrafta Saydam, “Kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Düşmana karşı bile kullanılmasına karşıyım” diyor ve utanç duyduğunu vurguluyor.

Telgrafın tamamında şunlar yazılı:

‘’Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporunda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.” (Dersim Gazetesi: 2014)

Harekâtın neye mal olursa olsun bir an evvel bitirilmesinden yana olan dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, “saldırıyı gerçekleştiren Kalan Aşireti ve diğer aşiretlerden bunun bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden hiç kuşku duymadığımı belirtmek isterim” diyecektir. Oysa bir saldırı söz konusu değildi.

Anlaşılıyor ki, Ankara Hükümeti “çıbanbaşı” olarak gördüğü Dersim sorununu kökünden halletmek için, zehirli gaz dâhil her türlü öldürücü ve boğucu silahı kullanmaktan çekinmeyecekti. Fakat bugüne kadar Dersim’de ne tür boğucu gaz veya gazlar kullanıldığı ve bu gazları hangi ülkeden temin edildiğine dair elimizde bir belge yoktu.

Yazar Nesimi Aday ‘’Karga Bülbül Olmaz’’ (Dersim Gazetesi: 2015) ve ‘’Dünya Kan Akan Munzur’un Sesini Duymadı (Pirha: 2018) başlıklı makalelerinde, Dersim katliamında kullanılan zehirli gazların İngiltere’den mi, Almanya’dan mı alındığına dikkat çekip ‘’Türkiye, Dersim Soykırımı’nda kullandığı gazları Almanya’dan almış olabilir mi? Naziler bu zehirli gazları Türkiye aracılığıyla mı test ettiler?’’ diye sormuştu.

İlk belge

Bizler de yaptığımız arşiv çalışmasında bu gaza ve ülkeye nihayet ulaşabildik.

İlk belge Dördüncü Umumi Müfettişliğine ait. Müfettişlik Tayyare Alay Kumandanından yangın, Milli Müdafaa Vekâlet’inden de yakıcı ve boğucu gaz bombaları istiyor.

Dördüncü Umumi Müfettişi General Alpdoğan,  resmi yazışmaların dışına çıkacak şekilde oldukça samimi ve duygusal bir telgrafı Başvekâlete (Başbakana) çekiyor ve şunları yazıyor:

“C: 27/3/937 gün ve 263 sayılı yüksek buyruklarına:

1- Tayyare Bölüğü bu gün Elâzize (Elâzığ’a) geldi. Çanakkale’den tertibine emir buyrulmuş olan jandarmaların Balıkesir’den bindikleri trenin dün hareket ettiği haberi de alındı. Her sıkıntılı zamanlarda vazifelerimizi kolaylaştırıcı ve bizleri kuvvetlendirici yüksek eli, yardımı yetiştirmekle minnetimizi artıran Hükümetimizin kudretli başı siz büyüğümüzü arzı şükrana müsaraat ederim.

2- Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim.(*1)

Bu talep üzerine Milli Müdafaa Vekilliği (Milli Savunma Bakanlığı) Hükümet ve Maliye Bakanlığı nezdinden harekete geçer ve aşağıdaki gizli kararname çıkartılır.

KARARNAME

Hava Silahlanma Programının tahakkukunu temin maksadile muhtelif cins Tayyare bombaları için muhtelif evsaftaki —Chloracetophenon, İperit ve saire gibi— gazlardan yirmi tonunun ve bunları bombalara koymağa mahsus Komple otomatik doldurma tesisatının Berlin Büyük Elçiliğimiz emrinde Vekalet Gaz Mütahassısı ile Ateşemiliter veya hava ateşemiz tarafından yapılacak inceleme üzerine verilecek kararla tayin edilecek. Almanyadaki firmalarından, tahmini tutarları olan 150.000 lirayı geçmemek üzre Almanya ile aramızda mevcut kliring mukavelesi hükmüne göre kliring yolile tediye edilmek şartile ve mahremiyet ve hususiyetine binaen 2490 sayılı Artırma, eksiltme ve ihale kanunun 46.ıncı maddesinin (K) fıkrası mucibince gizli pazarlıkla satın alınmasına izin verilmesi; Milli Müdafaa Vekilliğinin 26/ 7/ 1937 tarih ve 871 sayılı tezkeresile yapılan teklif ve Maliye Vekilliğinin 5/ 8/ 1937 tarih ve 3930 sayılı mutalaanamesi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 7/ 8/ 1937 de onanmıştır.

7/ 8/ 1937                                                                                                                                   Reisicumhur Kemal Atatürk

Nazı Almanyası’ndan 20 ton zehirli gaz

Nazi Almanyası’ndan 20 ton Chloracetophenon ve İperit vs. gazları ve bu gazları bombalara koymaya yarayacak otomatik tesisatları almak için Maliye Bakanlığı’na 26/7/1937 tarihinde 871 sayılı tezkere ile başvurur. (*2)

Maliye Bakanlığı, o zamanlar ticari ilişkilerin oldukça iyi olduğu Almanya’dan, 150 bin Türk lirasını geçmemek ve takas (klering) usulü ile ve eksiltme ve artırma yoluyla bu gazın alınmasına 5/8/937 tarihinde onay verir. Ayrıca Milli Müdafaa Vekilliği hükümetçe bir karar alınması için 27/7/1937 tarihinde Başbakanlığa’ da başvurur. (*3)

7/8/1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in başkanlığından toplanan hükümet Nazi Almanyası’ndan 20 ton Chloracetophenon ve İperit vs. gazları ve bu gazları bombalara koymaya yarayacak otomatik tesisatları almayı hükme bağlar. (*4) Maliye Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’nın istediği 150 bin Türk lirasının kullanmasını serbest bırakır.  (*5, *6)

Tabii bu gazı kullanacak uçaklara da ihtiyaç duyulacaktı. İlk uçaklar Marten cinsi olup ABD’den 1937 yılında 200.000 dolara satın alınacaktır. Bu konuda Milli Savunma Vekilliği, Hava Müsteşarlığı 2.’ci Şube Müdürlüğü 20/10/1937 tarihinde Başvekalete yazdığı yazıda:

“Amerikadan satın alınan Marten Bombarduman Tayyareleri son partisi müsteana diğerleri yurdumuza gelmiştir.

Bu Tayyarelerle yakında uçuşlara başlanacaktır. Bu Tayyareler için lazım olan bir yıllık malzeme cetvelleri tanzim edilmiştir. Bu listeler tutarı 200.000 Amerikan dolarıdır.

Bu miktar paradan 90.000 Dolarının [1]937 takvim yılında, mütebaki 110.000 Dolarının da [1]938 takvim yılında serbest döviz olarak sarf edilmesi ve bu malzemenin Vaşington Büyük Elçiliği tarafından alınması hususunda gereken Vekiller Hey’eti kararının alınmasına müsaade ve yüksek buyruklarınızı arz ederim.

M.M. V. /Kazım Özalp  (*7)“

ABD’den Heinkel bombardıman uçakları

Belgede kaç uçağın satın alındığı belirtilmiyor. 12 Mayıs 1938 tarihli Reisicumhur Atatürk’ün ve Vekiller Heyeti’nin imzasını taşıyan kararnamede, Heinkel bombardıman uçakları için muhtelif cins ve ebatta ve bedeli 300.000 Lirayı geçmemek üzere, İstanbul Zeytinburnu’nda kâin Nuri Killioğlu demir eşya fabrikasından pazarlıkla satın alınması için onay veriliyor. 12 Mayıs 1938 tarihli, Reisicumhur Atatürk ve Vekiller Heyeti’nin (Hükümet üyelerinin) imzasını taşıyan kararnamede şunlar yazılı:

“Heinkel bombardıman tayyareleri için lüzum olan muhtelif cins ve ebad’da Heinkel tayyare bombasının, bedeli 300.000 lirayı geçmemek kaydile 2490 sayılı arttırma, eksiltme ve ihale kanununun 46 ıncı maddesinin K fıkrasına tevfikan İstanbulda Zeytin Burnunda kâin Nuri Killioğlu demir eşya fabrikasından pazarlıkla satın alınması; Milli Müdafaa Vekilliğinin 20/4/938 tarih ve 151/470 sayılı teklifi ve Maliye Vekilliğinin 11/5/938 tarih ve  13163/251/2595 sayılı mutaleanamesi üzerine İcra  Vekilleri Heyetince 12/5/938 tarihinde onanmıştır.

12/5/1938

Reisicumhur/Atatürk  ve Vekiller Heyeti ” (*8 )   

Sabiha Gökçen: Keçileri dahi ateşe tutuyorduk

Savaştan yeni çıkmış ve oldukça yoksul olan bir ülke, kıt olan kaynaklarını, kalkınmasına değil de, neden bu kadar para harcayıp, zehirli gaz, uçak ve bombayı alıyor? Bu sorunun tek bir cevabı var; Dersim’i bombalayıp haritadan silmek…

Satın alınan bu uçak ve bombalarla Dersim’i bombalayan Atatürk’ün manevi kızı, Ermeni asıllı olduğu iddia edilen Sabiha (Sebilciyan) Gökçen, Oktay Verel’in kaleme aldığı ve Atatürk’ün doğumunun 100. yılında, 1981’de Türk Hava Kurumu’nca yayınlanan kitapta 1 Mayıs 1937’de katıldığı bombardıman olayını şöyle anlatır:

“Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara’ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata’nın birçok yakın arkadaşı beni büyük bir heyecan ve coşku ile karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk’ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyledi: ‘Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istilâ plânları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeyecektir. Türkiye Cumhuriyetine, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir.” (Oktay Verel, Atatürk izinden bir ömür böyle geçti)

Vazifesini başarıyla tamamlayarak 22 Mayıs’ta Ankara’ya gelen Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde Türk Hava Kurumu’nun Murassa (değerli taşlarla bezenmiş) Madalyası verilir. Törende başta Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İnönü ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ta hazır bulunur.

Gökçen 1956 yılında Milliyet gazetesine verdiği bir demecinde; “canlı ne görürseniz ateş edin emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” diyecekti. (Milliyet 25/11/1956)

Dersim soykırımda Mustafa Kemal


Mustafa Kemal Dersim’de görev yapan casusları dahi tanıyacak kadar işin içindedir. Atatürk ve İnönü’nün yanında muhafazakâr Celal Bayar ile İslamcı Mareşal Fevzi Çakmak’ta Dersim soykırımında birinci derecede suçludur.

Türkiye’de birçok araştırmacı-yazar, tarihçi ve aydın Dersim’in, ‘Cumhuriyet’in güzel nimetlerinden yaralanmak istemediklerini, sürekli baskı ve talanla çevreye zarar verdikleri için vurulmak zorunda kalındığını yazdılar. Onlara göre ‘Cumhuriyet hükümetleri bölgeye uygarlık nimetleri olan okul, yol, güvenlik vs. hizmetleri götürmek istemiş, bundan çıkarları zedelenecek olan feodal unsurlar olan seyit ve ağaların ise direndiklerini, savaşın halkla değil, bu unsurlarla olduğunu savundular. Savaşın uygarlık ile karanlık, ilericilik ile gericilik arasında cereyan ettiğini, arada ‘bir takım insanlar ölmüşse de bu asilerin direnişin bir sonucu olduğunu, çok da abartmamak gerektiğini’ topluma dikte etmeye çalıştılar. Hatta bu görüşe göre ‘Dersimliler bir bedel ödediler ama uygarlaştılar, aksi halde ortaçağ karanlığından yaşamaya devam edeceklerdi’ de. Maalesef bu mantık bugün de işlemektedir…

Dersim’de olup bitenler gerçekten bu kadar basit midir? Elbette değil. Başta Dersim’de bir direniş, bir isyan asla söz konusu değildir. Hatta Dersimliler, Kemalistleri, Osmanlı yönetimine nazaran dine daha mesafeli yaklaştıkları için ilk başta desteklemişlerdir bile. Fakat niyet başkadır. Kemalistler, Ittihatçılardan devr aldıkları tek ülkede tek ulus yaratma ülküsüne dört ele sarıldılar. Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri kendi içinde otonom bir yönetim kuran Dersim, Kemalistlerin bu amaçlarına aykırı düşüyordu ve mutlaka ortadan kaldırılmalıydı.

Cumhuriyet yönetimi, 1925 yılında çıkardığı Şark Islahat Kanunu ile ülkede tek ulus yaratmayı, yani Müslüman olan herkesi Türkleştirmeyi hedeflemişti. Bu hedefi engelleyecek herkes ve her şey düşman ilan edildi. Cumhuriyet döneminde Dersim’i bitirme olayı ilk olarak 1926 yılında Dersim’in güneybatısından yer alan Aliboğazı çevresinde yaşayan Koçuşağı (Kocan) aşiretini tedip ve tenkil hareketi ile başlar.  Dersimli Kürtlerin, Erzincan ovasına doğru yayılmasından endişe duyan hükümet 1930 yılında Pülümür’de bir baskın daha yaparak onları sınırlamaya çalıştı. Kesin darbe, 1926-1930 yılları arasındaki Ağrı Kürt isyanı bastırıldıktan sonra vurulacaktı. Dersim hadisesi, Kürtlere vurulan son darbe olacaktı.

1930 Raporu

1926-1935 yılları arasında Dersim üzerinde çok çalışma yapıldı, çok rapor hazırlandı. Bu raporların içinde en açık ve net olanı 1930 yılında Jandarma Umum Komutanlığı tarafından hazırlanan ‘’Dersim Raporu’’dur. Bu raporda sorunun halli şöyle özetleniyor: “Hulâsa Dersim evvelâ koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen Öztürk hukukuna mahzar kılınmalıdır.” (Dersim, Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu 1932: 1990) Kürdistan ülkesinin bir sömürge olduğu ve Kürtlere yönelik sistematik asimilasyon vurgulandığı daha net açıklanamazdı.

Dersim’e son darbe vurulmadan önce şu tedbirler alındı. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’te bir nevi özel idare veya sömürge vali kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (Tunç-Eli) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına olağanüstü yetkilerle donatılan General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri direnişini gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir asker ve acımasız bir insandı.

1936 tarihinde Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Heyderan, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapılmaya başlandı. Dersim yasak bölge ilan edilerek, giriş-çıkışlar özel izne tabi tutuldu. Böylece tam bir ablukaya alındı, ardından silah toplatıldı. Devlet, Dersimlilerin elinde aşağı-yukarı kaç silahın olduğunu tahmin ediyordu ve bunun 9070 adet olduğu varsayılıyordu. Varsayılan bu adedin 7880’ni o yıl toplatıldı. Umum Müfettiş tarafından Alpdoğan’a gönderilen bir yazıda Dersimlilerin “silahtan tecrit edildikten sonra Ermenilerin akıbetine uğrayacakları fikir ve kanaati taşıdıkları” bile tespit edilmişti (Şükrü Aslan, Kürt Tarihi Dergisi, sayı:17)

Buna rağmen Dersimliler sükûnetlerini bozmadılar ama hükümet durmak bilmiyordu.  4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu kararıyla Dersime müdahale kararı alındı. 1937 baharından başlayan süreç, 11 Haziran 1938’de tam bir katliama ve soykırıma dönüştü. 1938’de “yasak bölge” olan Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre, 13.806 kişi öldürülmüş, 11.163 kişide sürülmüştür.  Bu rakamların gerçeği yansıtmadığı, ölü sayısının bunun kat kat üstünde olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Bu süreç içerisinde yüzlerce köy de boşaltıldı. On binlerce Dersimli sürgüne zorlarken, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

Atatürk’ün Dersim hadisesindeki rolü

Genelde Aleviler, özelde Dersimli Kızılbaş Kürtleri, Osmanlı’nın dinsel baskısından çok yılmışlardı, Kemalistlerin Osmanlılara nazaran dine daha mesafeli yaklaşımı bu kesimleri hoşnut etmişti. Bu hoşnutluk, çok partili rejime geçildiğinde oya dönüştü. CHP kazandığı bu oy deposunu kaybetmemek için, Dersim olayın da Atatürk’ün bir rolü olmadığını, tüm suçun dönemin Başbakanı Celal Bayar’a ait olduğunun propagandasını yaptı. CHP ile içli-dışlı olan bazı Ocak Pirleri, özellikle de Hacıbektaş Dergâhı bu propagandaya öncülük ettiler, Kızılbaş Kürtleri kandırıldılar, kandırmaya devam ediyorlar.

Olaylar gerçekten böyle mi gelişmişti? Atatürk’ün Dersim hadisesindeki rolü neydi?

İlk başta böyle bir sorunun sorulması bile abesle iştigaldir. Nedeni ise,  o sıralar ülke tek parti rejimi ile yönetiliyordu, partinin ve rejimin başında ise Atatürk bulunuyordu. Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ten izinsiz ülkede kuş bile uçmazdı. Dersim hadisesin de Atatürk sadece haberdar değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planlar yapan kişiydi. Trabzon’daki müzede, Atatürk’ün üzerinde çalıştığı harekât planını rahatlıkla görülebilir. Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti. Bunun öncesi de var. En net açıklaması 1 Kasım 1936 tarihinde TBMM açılışında yaptığı konuşmadır. Atatürk 1 Kasım 1936’da Meclisin açılışında yaptığı konuşmasında şunları diyecekti:

“Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa oda, Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam geniş salahiyetler verilmelidir.”

Arşivde bulunan 4 Mayıs 1937 tarihli bir ek (ek 4) belge aynen şöyle:

1937 YILINDA YAPILAN TUNCELİ TENKİL HAREKÂTINA DAİR BAKANLAR KURULU KARARI/GAYET GİZLİDİR.

KARAR

Başvekâlet Kararlar Müdürlüğü/Sayı: 4 Mayıs 1937

Son günlerde Tunceli’de vukua gelen hadiselere dair raporlar 4.5.1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşal’in huzurları ile tetkik ve mütalaa edilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır:

1.Toplanan kuvvetlerle Nazimiye, (okunmadı), Aşağı (okunmadı), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şedit ve müessir bir taarruz hareketi ile varılabilir.

2. Bu defa isyan etmiş olan mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır. Ve bu toplanma ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdilik (2000)kişinin nakli tertibatı hükümetçe ek alınmıştır.

Mülâhaza:

Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kâmilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.

Not:

Malatya’dan ve Ankara’dan gönderilen kuvvetlerin cepheye vasıl olmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve istirahatleri ve bundan başka Diyarbakır’dan gelecek taburun tavzifi, bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra yani 12 Mayısta ileri harekete başlanabileceği anlaşılmaktadır.

Not:

Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lazımdır.

Aslı gibidir/imza (*9)

Atatürk’ün son başbakanı ve Dersim hadisesinin önemli mimarlarından Celal Bayar şunları anlatır: “Şimdi, Mareşal Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım, Atatürk malum….Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’ onu görüşüyoruz. Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüyorlardı. O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı ‘ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk; ‘sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i dedi ve vurduk” (Tercüman 17 Eylül 1986)

Belgelerin kanıtladığı ve Celal Bayar’ın da açıkladığı gibi, Atatürk, bölgede görev yapan casusları dahi tanıyacak kadar işin içindedir. Kutsal devlet refleksidir; Türkiye’de Kürt ve azınlık hakları söz konusu olduğunda sağıyla, soluyla, demokratı, muhafazakârıyla, ırkçısı ve İslamcıyla bir olup aynı tepkiyi gösterirler. Dersim hadisesinde de, Atatürk ve İnönü’nün yanında muhafazakâr Celal Bayar ile İslamcı Mareşal Fevzi Çakmak’ta vardı.

Özür dilemek bir basirettir, Türkiye bu basiretti gösteremediği içindir ki demokrasi yolunda ilerleyemiyor ve kendi iç sorunlarını demokratik bir ortamda çözüp halkıyla barışamıyor. Hep bölünme korkusuyla yaşıyor…

Dersimde, on binlerce masum insan katledildi. Toplu katliamlara girişildi. “Bir insanı bir mermiyle öldürmek pahalıya mal olacağı için daha az maliyetle daha çok insanı nasıl öldürebiliriz” diye toplu katliamlara yöneldiler. Nazilerden alınan Chloracetophenon ve İperit vs. gazları kendi yurttaşına karşı acımasızca kullanarak toplu katliamlar gerçekleştirdiler.

Dersim’de yaşananlar soykırım mı değil mi?

Dersim’de işlenenlerin bir insanlık suçu olup olmadığını, Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmesinin 2.maddesine bakarak karar vermek en isabetli olanıdır.

Soykırım Sözleşmesi’nin 2. Maddesi, “bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturur” ifadesiyle başlar ve suç teşkil eden fiilleri şöyle sıralar: “a)Grup üyelerini öldürmek, b)Grup üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek, c)Grubu, fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına tabi tutmak, d) Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler almak, e)Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek”(Desmond:2013)

BM, Sözleşmesi soykırımı böyle tarif eder. Sözleşmenin 2. Maddesinin a, b, c, e şıklarına bakıldığında ve Dersim’de yapılanlarla karşılaştırıldığında, ehli vicdan sahibi ne görürse gerçek odur. Türkiye Cumhuriyeti Dersim’de soykırım suçu işlemiştir, yapması gereken birilerini koruyup inkâr etmek değil, işlenen suçu kabul etmek, Kürt ve Dersim halkından özür dilemektir.

12 Eylül Askeri darbesinden sonra, Kızılbaş Dersimlileri İslamlaştırmaya girişildi ve askerlerin denetiminde “İrşad” toplantıları başlatıldı. Başta kız çocukları olmak üzere çocuklara İmam Hatip okullarına zorunlu kayıtları yaptırıldı. 1984 yılında Kürt Özgürlük Hareketinin ivme kazanmasıyla Dersim’in kırsal kesimi tamamen boşatıldı. Dersimde ana dilde eğitim ve öğretim yasağıyla birlikte halen sürdürülen kültürel vb.  yasaklarla soykırım suçu işlenmeye devam ediyor…

Kaynak: http://yeniozgurpolitika.net

Kaynakça:

1-Dersimi Nuri; Kürdistan Tarihinde Dersim, DAM Yayınları, 2014

2-1- Aslan Şükrü; Sahi, Devlet Dersim’e Giremiyor muydu?  Kürt Tarihi, sayı:17, Mart-Nisan 2015

3-Çağlayangil, İ. Sabri; Anılarım, Yılmaz Yayınları, 1990, İstanbul

4-Fernandes, Desmond; Çev. Attila Tuygan;  Kürt ve Ermeni Soykırımları: Sansür ve İnkârdan İkrara? Pêri Yayınları, 2013, İstanbul

5-Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu (1932), Kaynak Yayınları, 2010, İstanbul

BELGELER..

Belge, 1, BCA BMGMK [katalog numarası okunmadı]

Belge,*2,*3,*4,*5,*6, için, BCA BMGMK [ katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19]

Belge, *7, BCA BMGMK [Katalog numarası,30 18 01 02 80 92 16

Belge, *8, BCA BMGMK  [katalog numarası 033 83/83 41 7]

Belge, *9, BCA BMGMK [katalog numarası yok] 

Hakkında Rojnameya Newroz

Rojnameya Newroz
Rojnameya Newroz

Bu habere de bakabilirsiniz.

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[1]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER / Yazarların diğer makaleleri için buraya tıklayınız “Umutsuzluk yasak Yılgın türküler söylemek …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir