Destpêk » ÇAND HUNER » ÇAĞDAŞ İKİ KÜRT ŞAİRİ: OSMAN SEBRİ VE CÎGERXWÎN

ÇAĞDAŞ İKİ KÜRT ŞAİRİ: OSMAN SEBRİ VE CÎGERXWÎN

Yirminci yüzyılda yaşayan Kürt şairleri içinde Osman Sebri ile Cigerxwîn’in ayrı birer yeri vardır. Birçok yapıtta, makale, seminer ve konferanslarda onların hayatları ve yapıtları hususunda konuşmalar yaptım. “Kürt Şairleri Antolojisi”ni hazırladığım dönemlerde her iki büyük yurtsever şairin de görüşlerini aldım ve çalışmama görüşleriyle katkı sundular.

Abuzer Bali Han / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Onlarla olan ilişkilerimde Osman Sabri’nin divanının ilk baskısını Stokholm’da ikinci baskısını Berlin’de, 3. ve 4. baskılarda İstanbul’da basımları yapıldı. Bu divan basımını Osman Sebri daha sağ iken kendisine ulaştıracaktım. Apec basımevi nedense önsözde zorluk çıkararak divanın basımını geciktirdiler. Bu gecikme hem beni, hem de Osman Sebri’yi üzmüştü.

Divanın önsözünü Mamoste Prof. Dr. İsmet Şerif Wanly, Arapça olarak hazırlamıştı. Bunun Kürtçe’sini değerli arkadaşım ve şimdi Duhok Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan matematik ve dilbilimci olan İzedin Naso yapmıştı. Naso, hem Latince olarak Kürtçeyi, hem de Arapça’yı çok iyi bilen bir kişiydi. İşini en güzel şekilde yapmıştı. Ayrıca ben de dikkatlice bir daha incelemiştim. Basımevinde biri divandaki önsözü kendisi yazmak istiyordu. Ben buna karşı çıktım. Divanın önsözünü yazanın kendi isteği dışında değiştirmek edep dışı kalırdı. Sonunda Osman Sebri, Hakk’a yürüdüğünde ancak divan basılabildi. Osman Sebri divanını görmeden gözleri açık gitmişti. Gerçi Şam’daki buluşmalarımızda basılmış diğer yapıtlarını kendisi elden bana vermişti.

Cigerxwîn’e de verdiğim bir söz vardı. Cigerxwîn, Suriye ve Lübnan’da olduğu dönemlerde ancak üç yapıtını bastırabilmişti. Bana Berin’de konuk olduğu zaman yapıtları konusunda kendisiyle görüştüğümde 40 kadar basılacak yapıtının olduğunu söylemişti. Kendisine Osman Sebri’nin: “Cigerxwîn yurtdışına çıkmamalıydı. Yurtsever şairlerin yeri halkının arasında olmaktır!” sözünü hatırlattığımda da şöyle demişti: “Osman Sebri de haklı, ben de haklıyım! Ben şöyle haklıyım ki yurtdışına çıkmamış olsaydım bu hazırladığım yapıtların hiçbirini gün ışığına çıkaramazdım. Yurtdışında en azında hazırladıklarımın yarısını bastırıp, halkıma ulaştırabilirsem ne mutlu bana! Bu iş için sadece yurtdışındayım. Öyle olmamış olsa, bu yaşta yurtdışında ne işim olur ki!..” demişti. Cigerxwîn yurtdışında sağlığında sekiz şiir divanının yanı sıra bir o kadar da Kürt kültürü ile ilgili değerli yapıtlar bırakarak aramızdan ayrıldı. Ben de kendisine verdiğim sözü tutarak, 8 divandan seçtiğim şiirlerinin aslı ile Türkçe çevirilerini PeleSor yayınları arasında bir yılda iki baskı yapmak suretiyle yerine getirmiş oldum. Bu kitaplardan gelen geliri de yayınevine bağışladım. Kitaptan gelen gelir ile yayınevi 12 kitap daha bastığını belirterek, bana da bir teşekkürname armağan etmişlerdi!..

Yukarıdaki anlatımla bu iki şairimize ne kadar minnettar olduğumu okuyucular anlamışlardır. Bundan sonra da onlarla bu denli yaklaşmış olan birinden yazdıklarını duymak mümkün değildir. Bu nedenledir ki bu çağdaş iki Kürt şairinin bazı özelliklerine değinmekte yarar görüyorum!  Her iki Kürt şairi yirminci yüzyılın başından nerdeyse son çeyreğine kadar yaşamışlar. Her iki şair tüm ömürlerini halkı için gurbette ve zindanlarda geçirmişler. Halkı içinde daha sağlıklarında her iki şair de en büyük ilgi ve saygıyı görmüşler ve buna layık olmaya gayret etmişler. Başlangıçta aynı partiyi kurup birlikte çalışan bu iki büyük Kürt şairi, birçok Kürt siyasetinde olduğu gibi zamanla yolları birbirinden ayrılmış, yollarının son dönemecinde ben onların ilişkisinde bir aracı oldum. Dediklerini birbirine ulaştırdım. Osman Sebri biraz Cigerxwîn’e kırılmıştı. Cigerxwîn ise bir kez Osman Sebri’nin her zaman doğru söyleyebileceği kanısını taşıyarak, O’na sevgi ve saygıyla yaklaşmaktaydı. Cigerxwîn, Hakk’a yürüdüğünde aynı sevgi ve saygıyı, ben Osman Sebri’ye anlattığımda O da aynı sevgi ve saygıyı O’na göstermişti. İşte her ikisinin davranışlarındaki bu incelik, Onların büyüklüğünün bir nişanesi olarak gelecek nesillere miras kalıyordu.

Osman Sebri sadece bir şair değil, aynı zamanda O bir siyasetçi idi. Fakat her siyasetçi gibi de değildi! Doğru düşündüğü ne ise, onu çekinmeden söyleyen biriydi. Yaranmak için hiç kimseye bir bir doğruyu, eğirip söylemek O’nun huyu değildi. Diyecekleri dosdoğruydu. Bir kez bana: “Bu sert dilimin yüzünden çok kişiyi kırdım. Ben onları kendime düşman yaptım!..” demişti. Divanını hazırlamak istediğimde bana: “Ben şair değilim ki! Halk şiir yoluyla siyaseti daha iyi anladığı için, ben şiir yoluyla siyaset yaparak halkımı bilinçlendirmeye çalışıyorum.” demişti.

Cigerxwîn de hem siyasetçi, hem de şairdi. Cigerxwîn daha çok kendini şair görüyordu. Her zaman aklında yeni bir şiirin hece ve ses ahenginin terenümü dilinde dolaştırırdı. Zamanı geldiğini anladığında onu da kağıt üstüne yazardı.

Her iki şairin Kürdistani yönü ağır basarken, her ikisinde de Kürt ve Kürdistan kavramı onların siyasetinin üstünde bir yerdeydi. İkisinin de siyaseti ticari kazanç uğruna yapmadıklarını vurgularken, Osman Sebri’nin bu yöndeki Cigerxwîn’e olan eleştirileri bazen gündeme geliyordu. Bu konuda ise Cigerxwîn pek fazla yoruma kaçmıyordu. Osman Sebri’nin mütevazi yaşantısı O’nun tüm ömrünü tüketmişti. Son bir kez Şam’da gördüğümde O’nu birlikte alıp Berlin’deki oğlu ve dostum olan Eczacı Hoşeng Sebri’nin yanına getirmeyi söylemiştim. Bu konuda Hoşeng’in de onayını almıştım. Osman Sebri: “Benim nüfus cüzdanım daha yok, nasıl beni götüreceksin?“ demişti. Ben kendisine, sen karar ver, gerisini yapmak kolaydır, demiştim. Yanıtı çok kesindi: “Ben buralarda doğdum ve buralarda öleceğim!” demişti. Bu yanıtına yeni sorular yönetmemin hiçbir anlamı yoktu. Kesin kararlıydı! Kararını dünyayı da kendisine sunsanız, O’nun için hiçbir anlam teşkil etmeyeceğini anlamıştım. Artık soru için soru sormuyor, O’na göre konuşmalarıma dikkat ediyordum.

Cigerxwîn ve Osman Sebri gibi şahsiyetler elbette bugün de Kürt halkı içinde yaşayanları vardır. Bu tip insanların sayıları çok azdır. Daha halkımız arasında bu iki şair ve benzeri şairlerin adını işitmemiş öylesine çok Kürt var ki! Kürdistan’ı aralarında bölen egemen devletler, halkımızı okuma ve yazmasız bırakarak, onları kendi kültür ve diline yabancı kılmışlardır!

Tüm dünyada devletler kurulurken, o devletlerin şairleri birer köşe taşı gibi sağlam yerlerini alırlar. Kürdistan’ın kurtuluş mücadelesinde Osman Sebri ve Ciğerxwîn elbette kişi olarak üzerine düşeni yapmışlardı. Çok dostları oldukları kadar, o kadar da düşmanları vardı. Kürtler kendi hainlerinden çektiğini belki de düşmanlarından çekmemişlerdir. Düşman zaten düşmandır! Ne yapsak kendi aramızdaki Kürt hainlerini etkisiz kılarak, onlara yurtsever duyguları nasıl aşılayabilelim? Ne zaman aramızdaki Kürt hainlerini azaltabilirsek, o zaman da düşmanı yenmemiz kolaylaşır.

Osman Sebri hep aktif mücadeleden yana tavır takındığı için O’na lakap olarak “Têkoşer-Mücadeleci” adı verilmiştir. Cigerxwîn ise daha çok barış ve özgürlükten yana bir mücadeleyi ön görüyordu. Demokrasi mücadelesini halkın oyuyla gerçekleştirmekten yanaydı. Her ikisinin de halkçı ve sosyalist yanları belirgindi. Cigerxwîn’in mücadelesinde O, bir barış ve özgürlük savaşçısıydı. Cigerxwîn bir savaşa katılıp elinde tüfek olsaydı, sanmıyorum ki O, tüfeğin ağzını insana doğrultamazdı! Osman Sebri ise ömrü savaşma ile geçmişti! Çok atik ve savaşkan yapısıyla tanınan biriydi! Ekrem Cemil Paşa, anılarında Osman Sebri’ye değinirken:“Hoybûn’a üye olan ağalar yaz geldiğinde çoğu yüce dağlardaki yaylalara göçüp giderlerdi. Osman Sebri ise genç adamlarıyla kuzeye yönelerek katırlar yüküyle karakollarda ele geçirdiği silahlarla geri dönerdi!” diye yazmaktaydı.

Cigerxwîn, Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’nden ayrılınca bir süre Suriye Komunist Partisi’ne üye olur. Sonra onlardan da ayrılarak Suriye İlerici Demokrat Partisi’ne geçer. Osman Sebri, Cigerxwîn’in bu parti değiştirmelerini hiçbir zaman hoş karşılamamıştı. Ben Avrupa’da Cigerxwîn’i tanıdığımda O, Suriye İlerici Demokrat Partisi’nin Avrupa sorumlusuydu. Bu bahsedilen dönemde Osman Sebri hem ihtiyar, hem de ekonomik olarak çok zayıftı. Hiçbir partiye de üye olmadığını bana söylemişti. Fakat aynı zamanda da hiçbir partiye de karşı olmadığını söylemişti. Buna rağmen her gün o kadar da misafiri, gelip gideni vardı. Evi bir okul gibiydi. Bir arkadaşımın “Şivan” adlı oğluna da Kürtçe dersler veriyordu. O, silahlı mücadelenin her dönemdeki bir sempatizanıydı!

Kendisine bunca mücadeleden sonra bir partiye üye olmamak bir eksiklik değil mi diye sorduğumda bana yanıtı şu olmuştu: “Lawê min! (oğlum) Elbette bu büyük bir eksikliktir. Gerekli değil, ben diyeyim ne oldu, ne yapıldı? Haydi sen bana söyle! Hangi partiyi tutayım? Onlardan her biri bir başkasının adamı değiller mi? Yabancılar bizlerden yararlanarak, bizleri birbirine düşürmüyorlar mı? O zaman da düşmanın oyununa gelerek biz Kürtler de birbirimizin gırtlağına girmiyor muyuz? Hep birbirimizle bugüne kadar savaşmadık mı? Kürt partileri, günümüzde artık Kürtleri bölen devletlere oyuncak olmamalı! Bazıları sırtını İran’a, bazıları Irak ve Suriye’ye vererek birbiriyle savaşırken binlerce Kürt bu kirli savaşlarda can verdiler! Bunun üzerinden yıllar geçti. Dünya değişerek yenilendi. Biz Kürtler de sonunda kendimize gelmeye başladık ki artık “brakujî” kardeş kavgasının hiçbir Kürd’e faydasının olmadığını anladık! Bu tarihi kendimize gelme uyarısı ile birlikten başka bir kurtuluşumuzun olmadığının nihayet farkına vardık. Artık özgürlüğe doğru yöneldiğimizin farkına vardık! Artık dünya da biz Kürtleri görmeye ve tanımaya başladı. Biz de millet olmaya başladık!” diyerek sözlerini sürdürmüştü!..

Kocaman bir ömrünü mücadele ile geçiren ve düşmanın zindanlarında yıllarca kaç defa yatıp çıktığını unutan Osman Sebri’nin her bir sözü bir altın değerindeydi! O yılmamıştı. Eskiden öyle ihanetlere uğramıştı ki anlatmasında zorluk çekiyordu. Bir seferinde evinde altı ay kalan bir Kürd’ün her gün eve kimin gelip gittiğini rapor etmesi ve Suriye’den ayrılıp Fransa’ya gittiğinin ertesi günü kendisini Suriye istihbaratının alıp sorguya çekmesini üzülerek anlatmıştı! 1930’lu yıllarda Güney Kürdistan’da bir kez beni öldürmekle görevlendirilmiş olan iki peşmerge ölüm fermanını bana bildirdiklerinde, ne yapacaklarını şaşırmışlardı! “Sizin gibi bir Kürt savaşçısına nasıl kıyabiliriz!” demişlerdi. Ben de kendilerine: “Bugün gidin, yarın beni artık bulamazsınız!” demiştim. “O gece oradan ayrılmam, Araplara esir düşmem, Lübnan’a ancak üç yılda varabilmiştim! Ben çok ihanetler görmüşüm! Anlatmakla bitmez!” demişti.

Tarihimizde düşmanlar cahil, bilgisiz ve hain Kürtlerin eliyle Kürt halkıyla çok oynamışlar. Şimdiki zamanda artık Kürtler ulusal düşüncelere sahipler. İnsan ulusal düşündükçe, bu o anlama geliyor ki tüm Kürt örgüt ve partileri artık Kürt milletinin hizmetindeler! Hiçbir parti ve örgüt Kürt milletinin üstünde değiller. Osman Sebri ve Cigerxwîn ikisi de halkının özgürlük mücadelesinde deneyimliydi. Buna rağmen de birlikte çalışamıyorlardı! Öyleyse doğru olan ne? Yahut da doğru olan kim? Bu soruların yanıtını mücadele birliğinde aramak gerekir!..

Her iki sosyalist şair için “Kürt” ve “Kürdistan” her şeyin üstünde bir değere sahipti.  Kürt parti ve örgütleri kendi halkının hizmetinde oldukları zaman, bu o anlama gelir ki onlar yurtsever bir çizgideler! Bu yüksek yurtsever çizgide birbiriyle çalışmayan ve birlik olmaktan kaçanların tarihi sorumluluktan kaçmaları mümkün değildir. Bu tarihi sorumluluktan kaçanlar, zamanla bir töhmet altında ezilmekten kendilerini kurtaramazlar. 

Osman Sebri ve Cigerxwîn gibi ulusal şairler, şiirleriyle Kürtlerin ulusal duygularını sıcak tutmuş, Kürt ulusal mücadelesine bir ivme kazandıran şairler arasında yer alırlar. Hiç şüphe yok ki bu iki büyük şair halk arasında söylem ve kişilikleriyle büyük bir hürmet ve sevgi görmüşler. Ölümsüz Barzani’nin başkanlığındaki Güney Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi döneminde her iki şair de mücadeleyi desteklemiş, ellerinden gelen katkıyı sunmuşlar. Osman Sebri, Ağrı Dağı mücadelesi döneminde hedef aldığı yere ulaşamamış ve Güney Kürdistan’a yönelmişti. Orada dini güçlerin egemen oluşu nedeniyle yukarda anlatılan öldürülme emri gündeme gelince oradan ayrılmak zorunda kalmıştı! Ömrünün sonunda dahi Serok Mustafa Barzani’ye hürmetten kusur etmiyordu. Kuzeydeki mücadeleden de pek ümitli değildi. Başka da destekleyeceği bir hareketi görmüyordu. Bunu şu sözleriyle açıklıyordu: “Sen başkasının adamı olursan, o zaman kendi adamın da olamazsın! Kürdistan’ı aralarında bölüştüren devletlere sırtını vererek birbirine karşıt mücadele etmekle hiçbir yere varılmaz!..” diyordu.

Osman Sebri’ye Cigerxwîn’in iyi bir şair ve yurtsever olduğunu kendisine tanıtmak istediğimde de: “O’nu bana tanıtma! En iyi ben O’nu tanıdım. Bir kere menfaatini her şeyden üstün tutan biriydi. Bizim partiden ayrılıp Suriye Komunist Partisi’ne giderken yine menfaati için gitti. Hatta bunu pekiştirmek için kızını da bir komünist ile evlendirdi. Oradan da istediğini alamayınca başka bir partiye geçti. Avrupa’ya gidişi de bu zincirin diğer bir halkasıydı. Bu nedenledir ki senin, beni Avrupa’ya götürme fikrine karşı çıktım. Kendi menfaatimi hiçbir zaman ön plana almadım. Fransızlar daha Suriye’de iken bana bir köyü vermeyi ve buna karşılık politikayı bırakmamı istediklerinde yine karşı çıkmıştım. Kendi ailem de ağa kökenli bir aile. Mirdes Beyliği’ne kadar kökenim iner. Her iki amcam Şeyh Said başkaldırısına katıldılar diye idam edilirken, ben de yaşım küçük olduğundan dolayı idam edilmekten son an kurtulmuştum! Anlayacağın tüm zamanım mücadele ile geçti. Bu arada da Cigerxwîn’i de yakinen tanımış oldum.” diyerek sözlerini bitirmişti.

Osman Sebri’nin bu anlatımlarıyla Cigerxwîn’i yargılamak ve tek taraflı bırakmak olmazdı. Bu anlatılanların bir kısmını Cigerxwîn’e anlattığımda, Cigerxwîn ise şöyle yanıtlamıştı: “Osman Sebri’yi hep sevdim! Bir kere doğru ve dürüst! Doğruları söylemekten çekinmeyen biri! Üstelik de pratik mücadelenin içinden gelmiş biriydi. Benim de Güney Kürdistan ve rahmetli Barzani ile yakınlığım vardı. Bir kere Mustafa Barzani’nin bana ve Kürt şairlerinin çoğuna karşı bir sevgisi vardı. Bazan şairleri toplar, onlarla sohbet ederdi. Bir defasında Suriye’deki Kürt partileri bir heyet teşkil ederek Barzani ile görüşmeye gideceklerdi. Görüşülecek konu karışık ve önemliydi. Gidecek olan heyet, ya Mustafa Barzani kızar da bizi alıkoyarsa ne yapacağız diye fikirler üretirken, sonunda Cigerxwîn’i de heyete alalım, demişler. O bizimle olursa alıkonmamız da söz konusu olamaz, demişler!“ dedi.

Cigerxwîn 1969 yılında Güney Kürdistan Devrimi’nde bulunmuştu. Buradan da Bağdat Üniversitesi’ne giderek Kürt Dili ve Edebiyatı derslerini üniversitede okutmuştu. Hem Cigerxwîn hem de Osman Sebri yüksek öğrenim yapma fırsatını bulamamışlardı. Her ikisi de özel eğitimle kendilerini yetiştirmişlerdi. Dilbilimi dalında, edebiyat ve tarih alanında kendi sahalarında söz sahibi olacak kadar kendilerini bilgi ile donatmışlardı. Ayrıca her ikisinin de tüm ömrü siyaset ve siyaset bilimiyle geçmişti.

Son yıllarını Osman Sebri, Şam’da Tağa Kurdan denilen mahalledeki tek katlı mütevazi evinde yeğeni Kewê ile geçirmekteydi. Tüm çocukları yurtdışına çıkmışlardı. Osman Sebri’yi Şam’a gidip de kendisini ziyaret etmeyen hiçbir Kürt parti lideri yok gibiydi. Herkesin sözü Osman Sebri’nin yanında emanetti. O, birinin sözünü diğer birine anlatmayan ve hatta o geldi, öbürü gitti diye konuyu açmayan biriydi. Kendine has özellikleriyle Osman Sebri herkesin güvenini kazanan bir şahsiyete sahipti.

Cigerxwîn ve Osman Sebri çocuklarla da dosttular. Hanımlara karşı nazik ve mücadele edenlerin de en yakın arkadaşlarıydı. Bir defasında Cigerxwîn’e sormuştum: “Seyda! Seni seven bunca insan, bundan beş yüz yıl önce sana bir peygamber gibi inansalardı, sen ne yapardın?” Bana bakarak, yanıt vermedi.  Cigerxwîn ile her konuda çok rahat konuşma fırsatı olurdu. O büyük toleransa sahip biriydi. Her konuda O’nunla görüşmek mümkündü. Fakat Osman Sebri’ni kendiliğinden olan ağır bir yapısı vardı. Çoğu zaman hep ciddi kalmak istiyordu. Halk arasında bir söz vardır, denilir ki: “Gölgesi çok ağırdır!” Osman Sebri boyuyla ufak, tefekti! Fakat ciddiyetiyle gölgesi çok ağır olan biriydi! Deyim yerinde ise O tam da bir devrimciydi!

Osman Sebri kendini bir profesyonel şair olarak görmüyordu. Şiir yoluyla düşüncelerini halka daha kolayca anlatmayı amaç ettiğini söylüyordu. Fakat Cigerxwîn frofesyonel bir şairdi. O şiiri kendine bir meslek olarak seçmişti. O, şiir ile bütünleşen biriydi. Dünyada O’nun kadar şiir yazan, kaybolan şiirlerinden geriye kalanları 8 şiir divanında toplamak pek az şaire nasip olmuştur. Cigerxwîn aslında internasyonalist bir şairdir. O da ne yazık ki kendi halkı gibi özgürlüğe susayan bir şair olarak görmemezlikten gelinmişti!..

Bilimsel sosyalizm ile ilgili dünyada pek az şair Cigerxwîn kadar yazmıştır. Buna rağmen Kürtleri bölen egemen devletlerin komünist partileri her yerde Kürt şairleri önünde duvarlar örerek şövenistliklerini ortaya koymaktan hiç de geri kalmamışlardır! Bu nedenle Cigerxwîn ve Osman Sebri yaşadıkları dönemde uluslararası sosyalist festival ve toplantılarda kendilerine istenilen düzeyde yer verilmemiştir.

Bu konuda ne kadar yazılsa da her iki Kürt şairini anlatmak eksik kalır. Şunu kısaca söyleyebilirim ki Cigerxwîn ve Osman Sebri gibi iki yurtsever Kürt şairi, günümüzde Kuzey Kürdistan’da yaşamış olsaydılar, birlik ve Kürdistani bir cephenin oluşmasında mutlaka pozitif katkı sunacaklardı! İyi ki yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla geçerken Kürtler Cigerxwîn ve Osman Sebri gibi iki değerli şair yetiştirmişler. Onlar her dönemde Kürtlere ışık tutacak ve sonsuzluğa kadar Kürtlerin ulusal duygularında yaşayarak ölümsüzleşecekler!..

10.03.2020

Hakkında Abuzer Bali HAN

Abuzer Bali HAN

Bu habere de bakabilirsiniz.

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

 “68 ruhu bağımsızlıktır,”[9] saptamalarını aşan enternasyonalist ihtilalciliğiyle resmi ideolojinin de korkulu rüyası olan O; “İçinde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir